TANZİMAT EDEBİYATINDA ROMAN-HİKAYE KARMAŞASI - TYT TÜRÇE - AYT EDEBİYAT ( YKS ) / SONER HOCA

İçeriğe git

Ana menü:

TANZİMAT EDEBİYATINDA ROMAN-HİKAYE KARMAŞASI

SINIFLAR > LİSE 2 > LİSE-2 / 5. ÜNİTE: ROMAN

TANZİMAT EDEBİYATINDA ROMAN-HİKÂYE KARMAŞASI:

*Anlatmaya bağlı edebî metinlerin edebiyatımızdaki ilk önemli örnekleri destanlardır.
*Bu tür metinler, halk edebiyatında halk hikâyeleri ve divan edebiyatında ise mesneviler ile devam etmiştir.
*Osmanlı Devleti’ndeki kültürel ve siyasî hareketler sonucu doğan Tanzimat edebiyatı, yeni türleri de beraberinde getirmiştir.
*Bu türler arasında hikâye ve roman öne çıkmıştır.  
*Bu dönemde hikâye ve roman kavramları, kimi zaman birbirinin yerine, kimi zaman da tek tür için birlikte kullanılır.  
*Tahkiye sözcüğünün de etkisiyle ilk dönemlerde hikâye ve roman türlerinin ikisi için de genellikle “hikâye” sözcüğünün kullanıldığı görülür.
*Ahmet Mithat, çoğu zaman, yöntemleri ve ortak özellikleri dolayısıyla her iki türü de hikâye olarak nitelendirir.  
*Örneğin, Letâif-i Rivâyât adlı eserinin hikâye mi, uzun hikâye mi, roman-hikâye karışık mı olduğu şeklindeki tartışmalar geçerliliğini korumaktadır.
*Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler adlı eserinde “Bizde ilk roman Namık Kemal’in İntibah’ıdır.” dedikten sonra, romanın bize dışarıdan gediğini ve roman türünün henüz cemiyetimiz içindeki evolüsyonunu tamamlamadığını belirtir.  
*On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi adlı eserin “Hikâye ve Roman” başlıklı bölümünde ise bizdeki ilk telif romanları sıralarken “1875’te Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talât ve Fıtnat’ı, 1876’da Namık Kemal’in İntibah adlı romanı görünürler.” şeklinde bir söylemde bulunur.  
*Recaizade Mahmut Ekrem’in genç yaşta ölen ağabeyi Recaizade Mehmet Celâl’in yazmış olduğu Hayal-i Celâl adlı eser de Türk edebiyatında roman türünün ilk örnekler arasında yer alır.  
*Recaizade Mehmet Celâl, roman sözcüğünün çoğu zaman “hikâye” terimine yenik düştüğü bir evrede, roman türünde bir eser yazdığını ifade eder.
*Namık Kemal’in 1876’da yayımladığı İntibah, bazı edebiyat tarihçileri tarafından türünün ilk örneği olarak kabul edilir.
*Recaizade Ekrem hikâyeyi, “küçük hikâye”, romanı ise “büyük hikâye” olarak değerlendirir.  
*Roman ve hikâye türleri arasına kesin bir çizgi çizmese de “Türk edebiyatında, romanın ve hikâyenin nasıl yazılması gerektiği konusunda ilk defa fikir beyan eden yazarımız Recaizade Mahmut Ekrem’dir.”
*Uzun hikâye ve kısa hikâye kavramlarını kullanarak bir yandan bu iki türün farklılığını ortaya koymaya çalışan Recaizade Ekrem, öte yandan her iki tür için de “hikâye” ortak kavramını kullanarak diğer sanatçıların görüşlerini de eleştirmekten kaçınmış olur.
*Hikâye ve roman kavramlarının kullanımı konusundaki bu kararsızlığın birçok yazarda görülmesi, türün gelenek (tahkiye geleneği) içindeki yeriyle doğrudan ilişkilendirilebilir.  
*Nabizade Nazım, roman ve hikâyenin aynı şey olmadığını açık bir şekilde dile getirir.  
*Recaizade, bu iki türü “uzun hikâye-kısa hikâye” olarak adlandırıp türlerin nasıl oluşturulması gerektiğini dile getirirken; Nabizade Nazım, türleri “roman-hikâye” olarak adlandırır ve farklılıklarını açıklamaya çalışır.  
*Nabizade Nazım, günümüzdeki kullanımına yakın bir tanımla, romanın bir olayın ayrıntılı olarak anlatılması anlamına geldiğini belirtir. Romanda olay örgüsü ve kişilere çok önem verildiğini, okurun dikkatinin, özellikle bu unsurlar üzerine çekilmeye çalışıldığını belirtir. *Hikâyenin ise sadece olayların aktarılmasına dayalı olduğunu, ayrıntılara yer verilemeyeceğini dile getirir.  
*Edebiyatımızda Batılı anlamda ilk hikâye kitaplarından biri olan, Küçük Şeyler’in ön sözünde Samipaşazade Sezai, o dönemde roman türünde yazılan eserleri, kendi tür adlarıyla, “roman” olarak değerlendirir.  
*Halit Ziya, romanın, “masal” türü cihetinde olmadığını, masal türünün özelliklerinden sıyrılması gerektiğini özellikle vurgular.
*Sezai Karakoç, bu karışıklık için “Ne roman hikâyenin bir türevi, ne hikâye romanın bir logaritmasıdır. Aralarındaki fark, bir katsayı farkı değil, bir genişlik ve derinlik ayrılığı da değil, bir biçim farkı hiç değil, bir panorama ve perspektif farkı da değil, bir varoluş, bir öz farkıdır.” der.

 
İçeriğe dön | Ana menüye dön